(İHA) - İhlas Haber Ajansı | Haber Girişi: 09.05.2011 - 15:33, Güncelleme: 09.05.2011 - 15:33

"Sana dün bir tepeden baktım aziz"Kızılcahamam

 

"Sana dün bir tepeden baktım aziz"Kızılcahamam

Kaderin, beni ömrümün sonuna kadar bu aziz beldeye sımsıkı bağlayacak ağlarını örmeye başladığının elbette farkında değildim, şehrin girişinde çimlerin üzerine beyaz taşlarla yazılmış
“SANA DÜN BİR TEPEDEN BAKTIM AZİZ” KIZILCAHAMAM Kaderin, beni ömrümün sonuna kadar bu aziz beldeye sımsıkı bağlayacak ağlarını örmeye başladığının elbette farkında değildim, şehrin girişinde çimlerin üzerine beyaz taşlarla yazılmış “Kızılcahamam’a hoş geldiniz” selamına “Hoş bulduk” cevabını verirken… Seksenli yılların sonuydu, Ankara’dan ayda bir kez İstanbul’a gider, hafta sonu kalır, geri dönerdim. Ne kadar yorgun olursam olayım, Kargasekmez’e gelene kadar uykuya teslim olmamak için var gücümle çabalardım. Virajlardan inerken otobüsün çıkardığı ses pür dikkat dinler, köprünün ayağına nakşedilmiş o yazıya gülümseyerek cevap verir, caddeleri özenle seyreder, yola devam ederdim. Aynı ritüel dönüşte tekrarlanırdı, ancak İstanbul’dan gece otobüsüne binmem gerektiği için sabaha karşı güzel şehri selamlamak için uyanık kalmak fazladan zorluğa katlanmak demek olurdu. Ankara’ya dönüşte mümkünse Azaphane’de uyanmaya çalışırdım, o çam ormanlarının arasında seher vakti kıvrılarak yol almak gözüme gönlüme şifa olurdu. Sabah namazı vaktini belirleyen bir işaretti Kızılcahamam… Böyle kaç yıl boyunca kaç yolculuk yaptım, hiç bilemiyorum. Doksanlı yılların başı oldu, Ankara Zerdali tepe’de öğretmenlik günleri başladı, neredeyse eşzamanlı olarak da, çok zor koşullarda devam eden bu öğretmenliği şehir merkezinde değil, bir ilçede devam ettirme ihtiyacı. Kalecik, Polatlı, Ayaş… Nerede öğretmen açığı var araştırırken, son durak Kızılcahamam İHL oldu. Müdür beyle görüşmeyi beklediğim ilk on dakikada kararımı vermiştim: Buraya tayin için şartları zorlayacaktım. Öğretmenler odasında Matematik Öğretmeni Ender Bey’le, Edebiyat öğretmeni Sezai Bey’in sohbetleri beni ölene dek bu şehre tapulayan sürecin başı oldu: Şehre ve Kızılcahamam’daki bütün ilişkilerime hâkim olan samimiyet, insanı sarıp sarmalayan sıcacık ilgi, mücessem hale gelip öğretmenler odasında karşıma dikilmişti. Ev kiralandı, eşya taşındı ve bir Pazar sabahı hayatımın en güzel beş yılını geçireceğim Kızılcahamam’daki günlerim başladı. Dört bir yanı birbirinden farklı şahane görselliğe sahip bu güzel beldeye ait hafızama kazınan en etkileyici şeyi, en önce söylemek isterim: İnsanın iliklerine dek işleyen kesif bir çam kokusu. Geceden, sabahın erken saatlerine kadar şehrin hangi noktasında olursanız olun, pencereyi, kapıyı aralar aralamaz ciğerlerinizin bütün kıvrımlarına bir anda doluveren, huzurun kokuya bürünmüş hali olan çam kokusu. Bugün, başka bir şehre sevdalı ve daha başka bir şehirde yaşarken bile Kızılcahamam’a ayağımı bastığım an “Memleket dediğin böyle kokmalı” dedirten bu koku, tabiatın, gündüz kendi ayağına gelen misafirlerine iade-i ziyareti gibiydi. Kızılcahamam’ın karar perdesi şudur: İnsan gündüz tabiatın koynuna girer, gece de bu kokuyla tabiat insanın ayağına gelir, diz çöker. Dostluklara, sohbetlere, sevilen insanlarla birlikte olmanın tadına eşlik eden müthiş bir ayrıcalığı doya doya yaşadım Kızılcahamam’da. Çalışıp çabalamakla ele geçmeyecek müthiş bir lükstür bu: Evinizden çıktıktan beş, bilemediniz on dakika sonra el değmemiş bir güzelliğin ta ortasında buluverirsiniz kendinizi… “Bu akşam bari yemeği evde yiyelim” diye kendimle mücadele ettiğimi pek iyi hatırlarım: “Kimseyi aramak yok, sofranı kur, evinde otur Asiye!” Ama evdeki hesap çok kez çarşıya, daha doğrusu o eşsiz manzaraya uymaz, ikindi okunduktan sonra “sende bu akşam ne yemek var, bende de şu var, haydi 15 dakika sonra sizin kapıda buluşur uz”a bağlanırdı akşamsefası. Ahalar tarafı, köyle buluşma demekti. Yuvaya dönen inekler, köpekler, yeni sağılmış, hala ineğin memesinin sıcaklığını taşıyan süt, ahşap evler, suyu ineklerle bölüştüğümüz yalağın başı, akşam namazını kıldığımız ufacık cami, anlaşılmaz ezan, metruk evler, yukarıda, torunlarına inat köylerini terk etmeyen ebelerin, dedelerin yıkık mezar taşları… O ikindi, yeşilin yanında biraz da su sesi, görüntüsü çektiyse canınız, direksiyonu baraj tarafına kırmak gerek demektir. “Kıccâmamıza” deniz de yaptırdık nasılsa. Arzu eden çamla kaplı dağların arasından kıvrıla kıvrıla madensuyu menbaına kadar da gider.                 Hamam kültürüne bu kadar aşina birine ciddi ciddi bir lütuftu her zaman kaplıca, el değmez, güç yetmez suyunun mermere nakşettiği kızıl lekeleriyle… Ama illa, şehrin nüfusunu üçe dörde katlayan “hamamcı”ların caddelerde sırtlarında bornozları, havluları ile yürüyüşleri… Sosyal ortamın insan tutumu üzerine tesirleri konusunda tez yapabileceğiniz bir eğlencelik, seyirlik manzara… Bütün bunları bir araya toplayıp düşününce, Allah’ın Kızılcahamam’a tam bir su “şakası” yaptığı çok daha rahat anlaşılır. Soğuksu’da Altın su vardır, kaplıcada Kızılcahamam’ı “hamamı kızılca” yapan şifalı su. Maden suyuna barajda biriken suyu da ekleyince bu “tatlı şakaya” gülümsemekten başka bir şey gelmez insanın elinden. Kirmir’e karışan kıvrım kıvrım dereciklerin taşlarına basa basa, bahçeleri ayıran çitlere tutuna tutuna ilerleyince bambaşka bir manzara: Tadı, sefası, neşesi ayrı, hatırası ayrı, ışığın, gölgenin, gün batımının apayrı olduğu bir köşe: Aşağı Çağnı. Sözün kifayetsiz kaldığı yer burası. Ve Soğuksu: Ucunu bucağını bir türlü bulamadığım, hangi patikasına, yol bitene kadar her tür ayrıntısıyla keşfetme niyetiyle sapsam her seferinde ser verip sır vermeyen, bitmeyen tükenmeyen Soğuksu… Birkaç dostla iki lokmayı, tatlı bir sohbeti paylaştığım Soğuksu… Festival zamanı coşkuyu eğlenceyi, “bu kalabalık nereden çıktı geldi?” hayretini tattığım Soğuksu… Hüznümü, acımı, sevincimi, derdimi, fikrimi, zikrimi dinleyen, gözyaşımı silen Soğuksu… Zorunlu hizmet bölgesine gitmek zorunda kalırsam hasretine nasıl dayanacağımı bilemediğim Soğuksu…”Allahım, beni buradan ayırma” dualarımın odağı Soğuksu… Gün olup devran dönünce kendi isteğimle vedalaşıp dönüp gittiğim Soğuksu… Huzur deyince hala aklıma ilk gelen yer burasıysa tesadüf değil… Buraya, bu âleme ait gibi olmayan huzuruyla, gerçek olamayacak kadar güzel Soğuksu… İşte bütün bu manzaralar beş yıl boyunca zihnimin, gönlümün bütün kıvrımlarına yerleşti durdu. Kızılcahamam’daki ikinci ya da üçüncü yılımda, Kargasekmez’den inerken şehrin ilk kez göründüğü virajda, Yahya Kemal’e bu kadar borçlanmayı göze alarak “Sana dün bir tepeden baktım aziz Kıccâmam, Görmedim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer, Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul, sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diye mırıldanıyorsam, bundandır. Fatma Asiye Şenat
Kaderin, beni ömrümün sonuna kadar bu aziz beldeye sımsıkı bağlayacak ağlarını örmeye başladığının elbette farkında değildim, şehrin girişinde çimlerin üzerine beyaz taşlarla yazılmış

“SANA DÜN BİR TEPEDEN BAKTIM AZİZ” KIZILCAHAMAM

Kaderin, beni ömrümün sonuna kadar bu aziz beldeye sımsıkı bağlayacak ağlarını örmeye başladığının elbette farkında değildim, şehrin girişinde çimlerin üzerine beyaz taşlarla yazılmış “Kızılcahamam’a hoş geldiniz” selamına “Hoş bulduk” cevabını verirken… Seksenli yılların sonuydu, Ankara’dan ayda bir kez İstanbul’a gider, hafta sonu kalır, geri dönerdim. Ne kadar yorgun olursam olayım, Kargasekmez’e gelene kadar uykuya teslim olmamak için var gücümle çabalardım. Virajlardan inerken otobüsün çıkardığı ses pür dikkat dinler, köprünün ayağına nakşedilmiş o yazıya gülümseyerek cevap verir, caddeleri özenle seyreder, yola devam ederdim. Aynı ritüel dönüşte tekrarlanırdı, ancak İstanbul’dan gece otobüsüne binmem gerektiği için sabaha karşı güzel şehri selamlamak için uyanık kalmak fazladan zorluğa katlanmak demek olurdu. Ankara’ya dönüşte mümkünse Azaphane’de uyanmaya çalışırdım, o çam ormanlarının arasında seher vakti kıvrılarak yol almak gözüme gönlüme şifa olurdu. Sabah namazı vaktini belirleyen bir işaretti Kızılcahamam… Böyle kaç yıl boyunca kaç yolculuk yaptım, hiç bilemiyorum.

Doksanlı yılların başı oldu, Ankara Zerdali tepe’de öğretmenlik günleri başladı, neredeyse eşzamanlı olarak da, çok zor koşullarda devam eden bu öğretmenliği şehir merkezinde değil, bir ilçede devam ettirme ihtiyacı. Kalecik, Polatlı, Ayaş… Nerede öğretmen açığı var araştırırken, son durak Kızılcahamam İHL oldu. Müdür beyle görüşmeyi beklediğim ilk on dakikada kararımı vermiştim: Buraya tayin için şartları zorlayacaktım. Öğretmenler odasında Matematik Öğretmeni Ender Bey’le, Edebiyat öğretmeni Sezai Bey’in sohbetleri beni ölene dek bu şehre tapulayan sürecin başı oldu: Şehre ve Kızılcahamam’daki bütün ilişkilerime hâkim olan samimiyet, insanı sarıp sarmalayan sıcacık ilgi, mücessem hale gelip öğretmenler odasında karşıma dikilmişti.

Ev kiralandı, eşya taşındı ve bir Pazar sabahı hayatımın en güzel beş yılını geçireceğim Kızılcahamam’daki günlerim başladı. Dört bir yanı birbirinden farklı şahane görselliğe sahip bu güzel beldeye ait hafızama kazınan en etkileyici şeyi, en önce söylemek isterim: İnsanın iliklerine dek işleyen kesif bir çam kokusu. Geceden, sabahın erken saatlerine kadar şehrin hangi noktasında olursanız olun, pencereyi, kapıyı aralar aralamaz ciğerlerinizin bütün kıvrımlarına bir anda doluveren, huzurun kokuya bürünmüş hali olan çam kokusu. Bugün, başka bir şehre sevdalı ve daha başka bir şehirde yaşarken bile Kızılcahamam’a ayağımı bastığım an “Memleket dediğin böyle kokmalı” dedirten bu koku, tabiatın, gündüz kendi ayağına gelen misafirlerine iade-i ziyareti gibiydi. Kızılcahamam’ın karar perdesi şudur: İnsan gündüz tabiatın koynuna girer, gece de bu kokuyla tabiat insanın ayağına gelir, diz çöker.

Dostluklara, sohbetlere, sevilen insanlarla birlikte olmanın tadına eşlik eden müthiş bir ayrıcalığı doya doya yaşadım Kızılcahamam’da. Çalışıp çabalamakla ele geçmeyecek müthiş bir lükstür bu: Evinizden çıktıktan beş, bilemediniz on dakika sonra el değmemiş bir güzelliğin ta ortasında buluverirsiniz kendinizi… “Bu akşam bari yemeği evde yiyelim” diye kendimle mücadele ettiğimi pek iyi hatırlarım: “Kimseyi aramak yok, sofranı kur, evinde otur Asiye!” Ama evdeki hesap çok kez çarşıya, daha doğrusu o eşsiz manzaraya uymaz, ikindi okunduktan sonra “sende bu akşam ne yemek var, bende de şu var, haydi 15 dakika sonra sizin kapıda buluşur uz”a bağlanırdı akşamsefası. Ahalar tarafı, köyle buluşma demekti. Yuvaya dönen inekler, köpekler, yeni sağılmış, hala ineğin memesinin sıcaklığını taşıyan süt, ahşap evler, suyu ineklerle bölüştüğümüz yalağın başı, akşam namazını kıldığımız ufacık cami, anlaşılmaz ezan, metruk evler, yukarıda, torunlarına inat köylerini terk etmeyen ebelerin, dedelerin yıkık mezar taşları…

O ikindi, yeşilin yanında biraz da su sesi, görüntüsü çektiyse canınız, direksiyonu baraj tarafına kırmak gerek demektir. “Kıccâmamıza” deniz de yaptırdık nasılsa. Arzu eden çamla kaplı dağların arasından kıvrıla kıvrıla madensuyu menbaına kadar da gider.

                Hamam kültürüne bu kadar aşina birine ciddi ciddi bir lütuftu her zaman kaplıca, el değmez, güç yetmez suyunun mermere nakşettiği kızıl lekeleriyle… Ama illa, şehrin nüfusunu üçe dörde katlayan “hamamcı”ların caddelerde sırtlarında bornozları, havluları ile yürüyüşleri… Sosyal ortamın insan tutumu üzerine tesirleri konusunda tez yapabileceğiniz bir eğlencelik, seyirlik manzara…

Bütün bunları bir araya toplayıp düşününce, Allah’ın Kızılcahamam’a tam bir su “şakası” yaptığı çok daha rahat anlaşılır. Soğuksu’da Altın su vardır, kaplıcada Kızılcahamam’ı “hamamı kızılca” yapan şifalı su. Maden suyuna barajda biriken suyu da ekleyince bu “tatlı şakaya” gülümsemekten başka bir şey gelmez insanın elinden.

Kirmir’e karışan kıvrım kıvrım dereciklerin taşlarına basa basa, bahçeleri ayıran çitlere tutuna tutuna ilerleyince bambaşka bir manzara: Tadı, sefası, neşesi ayrı, hatırası ayrı, ışığın, gölgenin, gün batımının apayrı olduğu bir köşe: Aşağı Çağnı. Sözün kifayetsiz kaldığı yer burası.

Ve Soğuksu: Ucunu bucağını bir türlü bulamadığım, hangi patikasına, yol bitene kadar her tür ayrıntısıyla keşfetme niyetiyle sapsam her seferinde ser verip sır vermeyen, bitmeyen tükenmeyen Soğuksu… Birkaç dostla iki lokmayı, tatlı bir sohbeti paylaştığım Soğuksu… Festival zamanı coşkuyu eğlenceyi, “bu kalabalık nereden çıktı geldi?” hayretini tattığım Soğuksu… Hüznümü, acımı, sevincimi, derdimi, fikrimi, zikrimi dinleyen, gözyaşımı silen Soğuksu… Zorunlu hizmet bölgesine gitmek zorunda kalırsam hasretine nasıl dayanacağımı bilemediğim Soğuksu…”Allahım, beni buradan ayırma” dualarımın odağı Soğuksu… Gün olup devran dönünce kendi isteğimle vedalaşıp dönüp gittiğim Soğuksu… Huzur deyince hala aklıma ilk gelen yer burasıysa tesadüf değil… Buraya, bu âleme ait gibi olmayan huzuruyla, gerçek olamayacak kadar güzel Soğuksu…

İşte bütün bu manzaralar beş yıl boyunca zihnimin, gönlümün bütün kıvrımlarına yerleşti durdu. Kızılcahamam’daki ikinci ya da üçüncü yılımda, Kargasekmez’den inerken şehrin ilk kez göründüğü virajda, Yahya Kemal’e bu kadar borçlanmayı göze alarak “Sana dün bir tepeden baktım aziz Kıccâmam, Görmedim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer, Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul, sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diye mırıldanıyorsam, bundandır.

Fatma Asiye Şenat

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kizilcahamamhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.