MUSTAFA KEMAL’DEN TAYYİP ERDOĞAN’A SİYASETİN/DEMOKRASİNİN/DİKTATÖRLÜĞÜN SERENCAMI (IV)
Av.Murat SUCU
[email protected]
.

Lafı geveleyip duruyoruz. Siyaset nedir? Seyis nasıl atı sürerse, siyasette halkı süren bir şeydir. Demokrasi nedir? Kitaplık bir soru, sadece “iyi bir şeydir” deyip geçelim. Diktatörlük nedir? Bu da kitaplık bir soru, buna da “Kötü bir şeydir” deyip geçelim.

(Bu iyi kötü nitelemeleri artık zamanın ruhu haline gelmiş genel geçer aktüel kültür siyaset açısından geçerli, herkesin demokrasisi de diktatörlüğü de kendindendir. Bu da açıklamaya muhtaç, ama böyle yazarsak sonu bulamayız. Ama buraya Metin Aydoğan’ın Kurumsal Aktarım internet sitesinden yaptığım bir alıntıyı eklemeyi uygun buldum:

Seçimler ve meclislerle halkın kendisini yönetecek kişileri belirlemesine, bugün demokrasi deniyor. “Oy” ve “sandık” kutsanıyor ve yönetimin bu biçimde oluşturulması çağdaşlık sayılıyor. Doğru gibi görünse de biraz düşünüp yaşananlara bakınca, bunda bir çarpıklık olduğu görülüyor. Türkiye’de; Meclis’in oluşumu, seçim yasaları, barajlar, dağıtılan paketler, din ticareti, para ve medya kullanımına bakınca; oluşturulan siyasi düzenin, seçilecekleri değil seçilemeyecekleri belirleyen bir kurmaca olduğu ortaya çıkıyor. Bu denli ilkel olmasa da “demokrasinin” çıkış yeri Batı'da da durum farklı değil. Yönetimi orada da, halk değil egemenler belirliyor... Bu neden böyle? Meclisler ve seçimler nasıl oluştu? Hangi gereksinimin ürünleridir? Bu sorulara yanıt verilmesi gerekir. Bu yapıldığında şu sonuçla karşılaşılacaktır:  Batı'da, bir takım “erdemli” insanlar ortaya çıkıp, halk yönetimini kendi belirlesin, eşitlik ve özgürlük gerçekleşsin diye demokratik bir düzen kurmamıştır. “Demokrasi” denilen işleyiş; çıkarlar, kanlı hesaplaşmalar ve çatışmalarla dolu bir sürecin sonucudur. İktidar kavgalarının ürünüdür. Siyasi sonuçları, bizim için düşüncelerde kalan ancak Batı için yaşamın içinden çıkan ve ekonomik dayanakları olan bu süreç, sınıflar ve inançlar çatışmasıdır.

Devlet biçimi olarak demokrasiden söz edildiğinde “kimler için” sorusuna verilecek yanıt, konu edilen demokrasinin niteliğini ortaya koyar. İnsanlık tüm toplumu kapsayan “genel” bir demokrasiyi henüz yaşamadı. Yaşananların ortak özelliği ise, başka tüm toplumsal kurumlar gibi belirli bir ekonomik yapıya ve bu yapının düzeyine bağlı olan kültürel gelişime bağlı olmasıdır. Tartışmalarda kısaca demokrasi olarak kullanılan kavramı, sanayileşen “Batı”’nın tarihsel gelişiminde biçimini bulan ve bu gün tüm dünyanın ilgi alanına girmiş olan, Batı Demokrasisi ya da Kentsoylu (Burjuva) Demokrasisi olarak alındığını kabul edersek (ki bu kabul doğru olur), gerçekleşmesi istenilen demokrasinin özellikle az gelişmiş ülkeler açısından ne anlam taşıdığı ortaya çıkabilir.)

Demokrasinin veya diktatörlüğün, kötü veya iyi bir şey olması neye göre kime göredir? Çünkü bu değişebiliyor. Mesela Mustafa Kemal düşmanlarına göre Mustafa Kemal bir diktatördür, aynı şekilde Tayyip Erdoğan’ın diktatörleşme evresine girdiğini söyleyenler de vardır. Mustafa Kemal sevenler diktatörlüğü O’na kesinlikle yakıştıramaz, Tayyip Erdoğan sevenler de aynı şekilde. Öyleyse demokrat veya diktatör tavsifleri siyasi görüş ve sempatiyle doğrudan bağlantılı. Demokrasinin bir kandırmaca, diktatörlüğün de çok kötü bir şey olmadığını söyleyenler de vardır. Şahsen ben buna o kadar uzak değilim ama meselemiz soyut bir siyaset felsefesi problemini tartışmak değil, somut bir siyasi pratiği anlamaya çalışmak.

Mustafa Kemal bir Osmanlı Paşasıdır, bir subaydır. Çocukluğumda sevgi ve hayranlıkla andığımı hatırlıyorum. Çocukluk böyle bir şeydir. Olabildiğince masum, lekesiz, gri tonları anlayamayan, sevgi ve hayrete hayranlığa aç, açık. Gençlikte masumiyet kaybolmaya başlar, sevgi şehvetle karışır, fikirler, ideolojiler keskinleşir. Artık saçına sakalına ak düşmüş bir orta yaşlı olup, bu kadar görüp geçirdikten sonra, bunca sükûtu hayal, boşa çıkmış ümitlerin sonunda Çocukluğumun Sevgili Atatürk’üne bakınca, onu düşünüp hatırlayınca aslında O’nu hiç tanımadığımı fark ettim.  

Bu yaştan sonra bu konuya yoğunlaşmak ne kadar mümkün? Kaynak yayınlarının 30 ciltlik Atatürk’ün eserlerini bile okumaya ömrüm yetecek mi? Zor. Ama elimde (zihnimde) yine de azımsanmayacak bir çok boyutlu kültür, yarım asırı bulan bir hayat tecrübesi, çocukluktan uzak bir sempati ve kadirşinas bir empati duygusuyla olaylara, tarihe ve bu güne bakabilirim. Yapmaya çalıştığım da bu, sadece bu..

Ama olayın çok boyutluluğu, baltayı taşa vurma endişem, kendi dünya telaşem, bu yazı dizilerine başlarken ki motivasyon ve hevesimin azalması verimlilik problemi yaratıyor. Aslında tek derdim “Çok boyutlu düşünmek”. Bu hem bir gereklilik, yapmaya çalıştığım bir şey, hem de hamlığın doğurduğu bir karmaşa, bir engel benim için. Yapmak istediğim bu, bu yazıyla, dolayısıyla benimle, okuyarak ilişki kuran kişiden beklediğim, istediğim de bu. Kesin yargılar ortaya koyabilmek mümkün değil. Çünkü “Kesinlik” kıldan ince kılıçtan keskin bir yol üstünde varla yok arası rastlaşılan bir damıtık damla.. Yani o kadar zor. Peki biz ne yapıyoruz, bütün bu insanlar, gelmiş, geçmiş, gelecek, sen, ben, Mustafa Kemal ve Tayyip Erdoğan, ne yaptılar ne yapıyorlar? Yaşamak mecburiyetinin ifası. Herkesin her birimizin yaptığı yapmaya çalıştığı bu. 

Mustafa Kemal bir Osmanlı Paşasıydı. Babasız büyümüş, bir Balkan köylüsü.

Daha çocukken Askeri rüştiyeye intisap ettiği için askerliği, kimliğiyle kaynaşık bir devlet adamı. Mustafa Kemal’in daha öğrencilik zamanından parlak bir öğrenci olduğu kesindir. Kim ne derse desin o zor zamanlarda konumunun gerektirdiği her türlü vazifeyi de yerine getirdiği tarihten bu güne yansıdığı şekliyle sabittir. Resmi tarih eleştirisi yapılabilir. Ama bu yaşadığımız gerçekliği değiştirmez. Yani bugün Mustafa Kemal’in hayatımızda taşıdığı anlam değişmez. Benim yapmaya çalıştığım, bu anlamın sağlıklı ve hakiki bir temele kavuşması. Yine kim ne derse desin yaşadığımız 100 yıllık sürecin sonunda Mustafa Kemal’in bizim için taşıdığı anlam, bir milli birlik problemi haline gelmiştir, getirilmiştir. Makul çoğunluğun içinde, hem de aynı kaygılarla Mustafa Kemal hakkında menfi veya müspet fikir sahibi olanlar vardır. Bu menfi veya müspet fikirler, benim tasavvuruma göre bir operasyonun sonucudur. Yani 1950’lerden itibaren Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk bir milli bilinç odağı haline getirilmiş, süreç içinde Mustafa Kemal kullanışlı bir araç olmuş, samimiyetsizlik aşırılığı doğurmuş, bir 5. Kol faaliyeti de bu aşırılığı iki taraflı besleyerek sabote etmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın bağımsız Türkiye Cumhuriyetinin sembolik odağı olması, onun pratiğe dökülmüş her fikrinin kutsal tartışılmaz tabular haline gelmesi neticesini doğurmamalıydı. 5 Kol faaliyeti kapsamında bir odak Gardrop Atatürkçülüğünü besleyip kışkırtarak, bir siyasi Lider, Yaşayan bir insan olan Mustafa Kemal’i İnsan Üstü, Tanrısal bir konuma sokmuştur. Bence aynı odak Mustafa Kemal hakkında olmadık iftiralar, ihanetler üreterek bir kesime de böyle bir Atatürk modeli sunmuştur.  Bu iki hastalıklı durum milletin bilincinde bilinçaltında dile gelmeyen, arada bir fışkıran bir cerahat halini almıştır. Kaypaklık ve samimiyetsiz geçiştirmelerle günü kurtarmaya çalışsak da bu cerahat olduğu yerde durmaktadır. Ben kendi çapımda bu konuda hem bireysel hem de dışsal (yani okuyanlarla birlikte) bir sağaltım yapmaya çalışıyorum.

Mustafa Kemal Atatürk hakkında hissedip kelimelere dökemediğim bakış açısını Volkan Özdemir’in Rusya’nın Kodları kitabının 233. Sayfasında buldum. Rusya’da bir üniversite yüksek lisans programında okutman Mustafa Kemal konusunu açıyor. “Gazi’nin kalpaklı resmini gösterip öğrencilere tanıyıp tanımadıklarını sordu. Herkes tanıyordu. “Bu adamın özelliği nedir?” diye bir soru yöneltti. Başka ülkelerden gelen insanların tepkilerini merak ettiğimden sustum. Kimi Türkiye’nin kurucusu, kimi laikliği getiren diyordu. Kimi askerliğine, kimi siyasetçiliğine vurgu yapıyordu ama hoca tatmin olmamıştı. “Bu adamı özgün kılan başka bir şey var.” Diyordu. İstediği cevabı alamayınca kendi söyledi: “Bakın arkadaşlar, bu adam stratejik öngörü konseptinin özüne yani ufkun ötesine bakabilme özelliği olan mükemmel bir beyne sahipti. En önemlisi yaşadığı şart ve tarihin ötesinde geleceği öngörerek ülkesine yeni bir vizyon biçmesi ve çökmüş devletini muhafaza edebilmesiydi. Türkler bu adama çok şey borçlu ve biz de örnek devlet adamı olarak burada onu işliyoruz”

Mustafa Kemal Paşa’nın birlikte yola çıktığı, sonradan kendisine katılan, sonradan kendisini terkeden, sonradan terkettiği arkadaşlarından, akranlarından astlarından üstlerinden farkı işte buydu. Mustafa Kemal dünya tarihini, olayların kaynağını ve gelişme sürecini, eksiğimizi, var olmak için yapmamız gerekenleri bütün diğerlerinden farklı ve gerçeğe en yakın değerlendiren, realist bir liderdi. Hataları elbette oldu. Ama bu hatalar da hesaba dâhil. Neyin hayır neyin şer olduğunu bilemeyiz. Tarihin oluşu, milleti yapışı başka bir şeydir, bireysel suç günah başka bir şey.. 

31-01-2019 10:44
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer Yazıları
MAKALELER YAZARLAR
GAZETE İLK SAYFALAR
HAVA DURUMU


ANKARA